Türkiye’de dinin son yirmi iki yıl içinde sosyo-kültürel alanda baskınlaşması, kamusal alana 2002 öncesinden daha fazla sirayet etmesi değil asıl sorun. Asıl sorun nedir, biliyor musunuz, asıl sorun, dinin ehlileştirilememesi meselesidir. Aksi halde, ne yapacaksınız, topyekün dindarları fırınlara mı atacaksınız… Buna elbette kimsenin hakkı yok, söylemem yersiz... Öte yandan, şöyle de düşünülebilir, neden olmasın: Dini, Batı ülkelerinin uyguladığı gibi, bir hoşluk, bir sevimlilik eksenine yerleştirmemiz toplum çıkarına olabilir örnekse. Bir cuma namazı, bir bayram namazı, bir ramazan toplumda bir hoşluk yaratacaksa yaratsın. Bunun kime ne zararı olabilir?
Gelgelelim Türkiye’de din, yediğimizden içtiğimizden,
tuvalete nasıl çıkacağımıza kadar hemen her davranışımıza etki ediyor. Bu, meselenin özü. İslamın Batı'dan, bir anlamda
Hristiyanlıktan ayrılan tarafı sanıyorum bu ince çizgi.
İslam, hemen her şeye salça olan bir din. Türkiye'de de haliyle bu etki görülüyor. Meseleyi, biz Ortadoğu coğrafyasından miras almış bulunuyoruz. Bu, bizim siyasetimizi
de etkiliyor sonuç olarak. Siyaset de hemen her davranışımıza yasaklar koyarak
hukuka göndermeler yapıyor. Kurucu hukuk, siyasetin tepesindeki aklı kabul etmiyor.
Problem burada başlıyor. Böylece tepeden inme kararlarla yönetilen bir ülkeye
dönüyor memleket. Bir denetim mekanizması yok.
Demokrasinin gereği
nedir, biliyor musunuz? İktidarların bir karşı devrimini yaratmadan el değiştirebilmesidir.
Her iktidar değişiminde karşı bir devrim oluyorsa, o ülkede demokrasi yok
demektir. Batı hukuku böyle ilerler misal. Biz de hukukumuzu oradan aldığımıza göre,
bu meselenin olağan akışında ilerlemesini bekleriz.
Fakat Türkiye’de bu böyle değildir.
Son yirmi iki yılda bir dizayn politikası güdüyor iktidar.
Toplumu dizayn etmenin yanında, iktidara göre eski alışkanlıklarla da
hesaplaşıyor. Hesaplaşmayı eleştirmiyorum. Bu topraklarda hesaplaşmamız gereken
öylesine çok meseleler var ki, tarafları masada bulamıyoruz, o kötü…
İktidar hesaplaşıyor, evet, bunu seviyor.
Hesaplaşmak asli politikası olmuş. Yalnız, bu hesaplaşmanın hukuki zemine
yatırılması gerekiyor. Öyle hayali suç üreterek ilerlenemez aksi halde. En
azından hukuk devletlerinde böyle bir şeye izin verilmez.
Birtakım çevreleri kendi politik çıkarları
doğrultusunda besleyerek ve belli ideolojileri hedef gösterterek yapıyor bu
hesaplaşmayı iktidar. Halbuki kendisi ideolojik olmadığını iddia ediyor.
Bir taraftan cumhuriyetle hesaplaşırken, öte
taraftan bugünün mağdurlarını unutuyor.
Kaldı ki, mağdur taraf cumhuriyetle elbette hesaplaşabilmeli. Bu büyüklüğe devleti yönetenler önayak olabilmeli. Unutmayalım, devletler kutsal değildirler. Ve devlet insan içindir.
İlle kutsiyet atfedeceksek insana, hayvana, börtüböceğe,
içinde yaşadığımız doğaya kutsiyet atfetmeliyiz.
Konumuza geri dönüp son şeklini verelim yazımızın: Dinin
ehlileştirilmesi meselesi biraz da modernitenin toplum hayatına daha fazla
sirayet etmesi ile alakalı sanıyorum. İktidar aslında modern dünyanın bütün
gerekliliklerine uyuyor. Sorunsa, iktidar, kendisine inanan halkını cahil
bırakıyor. Kendileri son model otomobillere binip, lüks villalarında yaşıyor;
ama halkını sefalete itiyor. Halkın elinde bir tek şey kalıyor: Her gün tepeden
pompalanan din afyonu. Böylece mutlu oluyor halk. İktidarın ona biçtiği rol bu
kadar. Daha ilerisi değil. Modernite hiç değil. Sabah akşam din soslu demeçler
halkın hoşuna gidiyor.
Burada dinin ehlileştirilmesi gerekiyor.
İktidarlar toplumları şekillendirirler, unutmayalım.
Bunu son yirmi iki yıl içinde acı bir tecrübeyle anlamış olmalıyız. Dini,
ölüm-kalım meselesi haline getirmeyecek bir iktidar değişimine ihtiyacı var
Türkiye’nin.
Umalım ki bu uzak olmasın.
09.09.2024
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder