Bir Alevi deyişinde şöyle der: "Kaşların Bismillâh yüzün Beytullâh/Seni öz nûr'undan yaratmış Allah." Bu sözleri öz yüreğinizde vecd ile hissetmeniz için inançlı bir müslüman olmanza gerek yoktur. Hatta ateist de olabilirsiniz. Burada yaşıyorsanız, bu toprakların maneviyatı siz ne olursanız olun içinize işler. Ben bu ruh durumunu yaşıyorum açıkçası. İnançsız bir ateist olduğumu düşünüyorum; fakat bu deyişi ne zaman dinlesem bu ruh hali içine girebiliyorum. İçinde yaşadığım toplumun farklı kesimleriyle kurabildiğim empati de bu vecd halinden geliyor. Aşk ile!
Volkan Öten/Yazıları
felsefe, din, tarih, siyaset vb.
11 Haziran 2026 Perşembe
19 Ocak 2026 Pazartesi
Buradayız, Ahparig!
Aralık 1996'da on altı yaşımdayken uluslararası bir şirkette ofisboy olarak işe başlamıştım. Aynı yılın nisan ayında Agos gazetesi çıkmış.
Burada askere gidene kadar dört buçuk yıl inanılmaz derecede kitaplar okudum.
Zaman zaman
Agos da şirkete gelirdi.
Bu çift dilli ilginç gazete bende tuhaf bir duygu bırakırdı.
Ermenice-Türkçe yayımlanan gazeteyi Hrant Dink'ten önce tanımış olmalıyım.
Kim bilir belki ben Dink'i tanımadan, onun yazılarını okumuştum. Kestirmek güç.
Agos 30
yaşında şu an. 30 yıl geçmiş aradan.
Çok dilli ve
çok uluslu bu şirkette çalışmak empati duygumu çok geliştirmiş, Agos'un daha
sonraki yıllarda da hep okuru olmuştum.
O zamanlar
bilmiyordum, Türkiye'deki Ermeni toplumunun Türkçe ağırlıklı ilk gazetesi
Agos'muş.
Şimdiden
bakınca çok geç diyorum. Keşke daha önce böylesi gazeteler yayın hayatına
başlasaymış.
Kardeşliği,
komşuluğu, barışı, birlikte yaşama kültürünü içselleştiren az sayıda
gazetelerdendir Agos. Bunu otuz yıllık okuru olarak söylüyorum.
2007'de Cumhuriyet gazetesinde
çalışıyordum. O karanlık günde Cumhuriyet çalışanları olarak biz de Hrant
Dink'i anmak, karanlığa karşı bir ışık olmak, yürümek için Agos'un
önündeydik.
Sonra cenaze töreni.
Ben hayatım boyunca böylesi bir cenaze korteji
görmedim.
"Yahu Türkiye'de ne çok Ermeni varmış," diyenler çıkıyordu.
Halbuki biz komşularımızı tanımış olsaydık, bu şaşkınlık olmazdı.
Kaldı ki kortejde sadece Ermeni yoktu.
Ermeni toplumunun hak ve özgürlükleri uğrana savaş veren farklı kimlikteki insanlar da vardı. Bunu çok değerli buluyorum.
O kortejde, içlerinde önyargı ve nefret tohumları besleyenler değil; birliğin, beraberliğin, kardeşliğin, barışın ve birlikte yaşamanın önemini dile getiren insanlar vardı. Acımasızca işlenen o karanlık cinayete rağmen, insanlar barış için yürüyorlardı. Kardeşlik için yürüyorlardı.
O karanlık yıldan sonra her dönem olduğu gibi o dönem de Batılı ülkelerde yaşamak isteyenler olmuştu. Gençler de daha çok bu "demokrasisi hazır" ülkelere kapak atmaya çalışıyorlardı. Bütün bunları anlamak mümkün. Bir tercih meselesi elbette. Korkmak çok insani geliyor bana. Bir kişi korku içinde kendi memleketinden başka bir memlekete göç ediyorsa, bunu kimsenin eleştirmeye hakkı yoktur.
Gelgelelim başka türlü yaşamak da mümkündü. Örnekse, Hrant Dink!
Hrant Dink, ölümünden önce onca ölüm tehdidi almasına rağmen, nasıl bir incelikse, şu sözleri söyleyebiliyordu:
“Türkiyeliyim… Ermeni’yim… İliklerime kadar da Anadoluluyum. Bir gün dahi olsa,
ülkemi terk edip geleceğimi ‘Batı’ denilen o ‘hazır özgürlükler cenneti’nde
kurmayı düşünmedim."
Bu kardeşliği çoğaltmamız gerekmiyor mu?
O, sınırlara karşıydı. Ben de savaşı, silahı, öldürmeyi vicdanen reddeden bir kişi olarak, Buradayız, Ahparig! diyorum.
19 Ocak 2026
25 Kasım 2025 Salı
Hatırlıyorum
Hakikaten insan olabildik mi, dünya bu çırağanlıktan kurtulur mu, bilemiyorum. Gelgelelim Hatrlıyorum, sevgili Selim Ağbi, ruhun şad olsun!
22 Kasım 2025 Cumartesi
Dikkat
4 Kasım 2025 Salı
Ne kadar absürd değil mi?
Her yönetim sisteminin kendince ideolojik birtakım kör noktaları mevcuttur. Tarihe bakarken bu kör noktaları öne çıkarmak ahlaki bir tavır olmalı. Tabii bir ideolojinin genelde baskın olan taraflarının öne çıkması kaçınılmazdır. Kitleler bu baskın olan tarafla ilgilenirler. Kör nokta işi biraz da bakış açısıyla ilgili bir şey. Ortaya çıkarmak, ifşa etmek gerek. Çok az sayıda kişi bununla ilgilenir. Şöyle söyleyeyim: Bizim tarihimizde devlet baskın bir şekilde halkın üzerinde tahakküm kurmuştur. Halk da kaçınılmaz olarak devlet üzerinden konumlar kendini, o kör noktayı görmek, bakış açısını değiştirmek istemez. Din, bayrak, ulus gibi imgeler vardır zihin dünyalarında. Bunları bir yere kadar anlıyabiliyorum, fakat bir yerden sonra kabak tadı veriyor. Günümüzde her meseleyi bayrak, devlet, din, ulus temeli üzerinden çözmeye kalkmak, bence bir toplumun yapabileceği en absürd şeylerden biri. Şöyle açayım: 90'larda bir gazete haberi anımsıyorum. Bir Travesti öldürülmüştü Cihangir'de. Ve bütün Cihangir esnafı pencere ve kapılarına bayrak asmışlardı. İnsanlar bir insanın cinsel yönelimi yüzünden öldürülmesini (ki acımasızca bir şeydir bu!) vatan-millet imgesi üzerinden okumuşlardı. AKP'nin iktidara geldiği 2002'den önce de farklı değildi anlayacağınız bu işler. Şimdi de, 6 Şubat depremlerinde ölen elli küsur bin kişinin sorumlularının çıkmasını, bu halka hesap vermesini istiyorsun, vatanı-milleti bölemeyeceksiniz, bayrağımızı indiremeyeceksiniz, deniliyor.
Ne kadar absürd değil mi?
28 Ekim 2025 Salı
Anakronizm
Bugün Osmanlı ya da cumhuriyet özelinde konuşmak öylesine sorun ki memlekette. Mesela iyiye güzele erdeme dair ne varsa ballandıra ballandıra anlatılıyor da, kötüye, ahlaksızlığa ya da bir dünya katliamlara dair konuşulduğunda "anakronizm" deniyor. Bebek katliamının (Osmanlı'da), bir dizi etnik katliamların (Cumhuriyette) anakronizmi olur mu?
Benim bakış açım şudur: İnsan şeytanlar ve meleklerden oluşur. Tarih de öyle. Tarihi ne öyle göklere çıkarmak, ne de aşağılamak bana doğru gelmiyor. Tarihi yorumlarken hakem pozisyonunda olmak daha tutarlı bir davranış bence.13 Eylül 2025 Cumartesi
Siyasal kimliğim
Liberalizmin özgürlük anlayışı ile, solun eşitlik özlemi beni çok etkiliyor. İdeolojik olarak kendimi sola yakın hissetsem de, liberal özgürlükler kafamı çok karıştırıyor. Siyasi kimliğimin oturmadığını söyleyenler çıkacaktır. Fakat insan değişen bir varlık. Ahlaki anlamda tutarsız bir davranış sergilemedikçe, bana göre insanın değişmesi çok hoş. Benim sıradanlığa diklenmem bundan ibarettir: Değişmek! Bir fikri tartışmaya açarken sonsuz fikirlerin zihnimde dolaşması çok hoşuma gidiyor örnekse. Bu yüzden de çok ama çok farklı anlayıştan gelen kişilere karşı toleranslı bir insanımdır. Bir fikir beni kolay kolay irrite etmez. Her fikri içimde tartışır, varsa karşı argümanları sıralar, bir sentez oluşacaksa sentezlerim. Yer yer sentez de şart değil tabii. Böyle de düşünülebilirmiş, derim en fazla. Özgürlükler benim vazgeçilmez çizgimdir, eşitlik benim rüyamdır. Böyle!
Hukuk
İnsanlığın ürettiği ilginç buluşlarından biri de Hukuk'tur. İnsanı hayvani davranışlarından alı koyan kurallar bütünü. Hukuk, uygarlıktır! Tabii, ne ölçüde uygulanabilirliği vardır tartışmak lazım.
Yunanistan-Türkiye basketbol müsabakası
Dün akşamki Yunanistan maçının bir yerinde spiker 'Yunan'ı denize döktük' gibi yersiz bir lafla önemli bir spor müsabakasını politize etti. Bu tip laflar halkların birbirlerine düşmanlık beslemesinden başka bir işe yaramıyor. Kendi adıma konuşmak gerekirse, benim gözümde hiç kimsenin denize döküldüğü falan yok! Politik olarak biz Yunanistan'la tarihsel ya da güncel birtakım problemler yaşıyor olabiliriz; bu çok doğal bir şey. Fakat spor biraz da düşmanlıklarımızı törpülemek için yapılan bir etkinlik değil mi? Bilmiyorum. Bence öyle olmalı.
Evrime diklenmek
Klişe bir laftır fakat çok severim: İnsanın ahlaklı olması için bir dine ihtiyacı yoktur! İnsan çevresinde gelişen olayların kötülükten kaynaklandığını ve böyle bir dünyayı yaratan Tanrının iyi olmadığını düşünmesi yerine, iyiliğin de var olduğunun idrakine vararak taraf olmalı. Bir örnek: Ben dünyada adaletin tesis edilemeyeceğini, ve bunun insan yapısından, dolayısıyla evrimsel olarak miras aldığımız hayatta kalma savaşından kaynaklandığını düşünüyorum. Fakat adalete inanmasam da, adalet için savaş vermek zorundayım. İnsan bazı özelliklerinden dolayı yıkıcı olduğu kadar yapıcı da bir varlık. İyilik yapmak, merhametli olmak evrime diklenmekle gerçek anlamını bulacak diye düşünüyorum.
Detone olmak
Türkiye'de daha çok gibi geliyor bana fakat dünyada da öyle sanırım: Mükemmeliyetçi olmak! Mazhar Alanson diyor ki, "sahnede bir kere olsun detone olmadınız!" Ajda Pekkan da, "istersen ol" diye cevaplıyor. Bir işin erbabı olmak çok güzel bir şey, fakat insanın hata payı olmalı hayatta. Öğrenmenin, tecrübenin sonu olduğunu düşünmüyorum. Bir de belki yersiz ama şu korelasyonu kurmak istiyorum: Kendi mesleğine taparcasına ehemmiyet veren insanlar, ilk başta ailesine, çevresine, dünyaya; son olarak evrene karşı sorumluluklarının ne kadar farkındalar acaba? Kendi mesleklerine duydukları bu ehemmiyeti, dünyanın daha yaşanılır bir yer olması için gösteriyorlar mı? Kendime de soruyorum elbette bu soruları. Detone olmamak, bir çocuğun akşam yatağına aç ve açıkta girmesinden daha mı önemli? Bırakalım da toplum olarak topyekun detone olsun seslerimiz (bir anıştırma elbette), ailemize, çevremize, dünyaya ya da evrene karşı biraz olsun farkındalığımızı arttıralım. Bir insan yakın çevresine karşı sorumluluğunu bilmeli önce. Gerisi inanım boş şeyler. Detone olursun, olmazsın, bu kadar önemi yok yani.
Aşk İle
Bir Alevi deyişinde şöyle der: "Kaşların Bismillâh yüzün Beytullâh/ Seni öz nûr'undan yaratmış Allah." Bu sözleri öz yüreğiniz...
-
Aralık 1996'da on altı yaşımdayken uluslararası bir şirkette ofisboy olarak işe başlamıştım. Aynı yılın nisan ayında Agos gazetesi çıkmı...
-
Gündelik, yani rutin işlerde, inanılmaz derecede dikkatsiz ve dalgın bir kişiliğim var. Gelgelelim konu tarih, felsefe, edebiyat olduğunda a...

