Yirmibirinci yüzyılda ya da Milenyumun 24. yılında hiç olmaması gereken bir şeyden söz edeceğim: Bilgi ve inancın birbirlerinin yerine kullanılması. Bu konu öylesine çok karıştırılıyor ki, sırf bu sebepten kan gövdeyi götürüyor. Aslında çok basit bir mantıkla meselenin özüne inilebilir.
Bir kere şunu gözardı etmeyelim, inancın altında duygusal nedenler yatar. Ben Muhammed'in davranışlarının her birinin belli bir ahlak öğretisine uygun olduğunu söylersem, buna inanmış oluyorum demektir. Çünkü bugünden düne bir şahsın davranışlarının tümünün belli bir ahlaka uygunluğunun ölçümünü yapmam imkansızdır. Buna ya inanırım, ya inanmam. Mesela ben Darvin'e inanmam, bundan dolayı da duygusal bir bağ da kurmam. Olsa olsa, ölçebileceğim bir ortam oluşursa, teorisini kabul eder ya da etmem. Bilgi ise öyle değildir. Sözlük anlamıyla bile bu ayrımı yapabiliriz. Bilginin sözlük anlamı: "İnsan aklının alabileceği gerçek, olgu ve ilkelerin tümü." Aklımın alamayacağı birtakım hurafelere bilgi diyemem! Bilgide akılsal süreçler geçerlidir, inançta ise akıl askıya alınır. Rönesansı yaşamış toplumlar bu meseleyi ikiyüz elli- üç yüz sene evvel çözmüş. Bu mesele üzerinde toplum olarak düşünmek durumundayız hep birlikte. Lehte-alehte.Bu iki kavramı ayırabilirsek daha insani bir toplum olacağımızı düşünüyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder