10 Eylül 2024 Salı

Batılılaşma bahsi

Akademisyenlerin, entelektüellerin ve tarih  ile siyaset alanında düşünen okur-yazarların dahi şu basit gerçeği kabul etmede zorlandığı bir memlekette yaşıyoruz. Okudukları, araştırdıkları ve de “bildikleri” halde, ısrarla Batılılaşmayı cumhuriyetle başlatan bir zümre var memlekette. Bunlar memleketin yazarları, sanatçıları, gazetecileri, akademisyenleri vesaire. 

Bir kere şunu idrak edelim, Batılılaşma cumhuriyetle başlamadı. Çok bilinen ama atlanan bir gerçektir bu mesele. Lale devrinden beri Batılılaşma hareketleri Osmanlı coğrafyasında hâkim olmuştur. Atatürk cumhuriyeti kurduktan sonra Batılılaşma eğilimlerini her geçen gün daha fazla arttırdı. Kurucu, kütür ve medeniyeti Batı'dan almamız gerekliliğini hemen her davranışı ile halka göstermişti, kabul. Atatürk dil ve tarih alanında çok önemli atılımlar yaptı. Dil ve tarih üniversitelerinde yetişen cumhuriyet aydınları ülkeyi dışarda tanıttılar. Gelgelelim çok belli bir zümrede kaldı Batılılaşma. Belli bir zümrede kalmasını doğru ya da yanlış bulduğum için yazmıyorum. Halkın ezici çoğunluğu yine cahildi. Osmanlı da öyleydi fakat çok orijinal adamlar yetişti Osmanlı’da. Bugün cumhuriyet aydınlanması dediğimiz zaman, Osmanlı sanki çorak bir yermiş gibi bakılıyor. Halbuki şimdiden geçmişe bakılacak olursa, Osmanlı Batıcılığında çıkan kalibrede insan üretmedi Cumhuriyet. Osmanlı Batıcıları Fransız İhtilali'nin de etkisiyle ulusal birtakım kanallar açmışlardı cumhuriyet öncesinde. Mustafa Kemal de bu yoldan yürümüştü.

Osmanlı’da ümmetçi bir anlayış vardı. Batı tarzı bir gelişme sergilemesi kolay değildi. Devletin işlerinde şeriat kanundu fakat bunun yanında örfi hukuk da geçerliydi. Laik anlayışın hâkim olması zor olsa da, çok enterasan adamlar yetiştirdi tarihte. Özellikle son dönem Osmanlı, kültürüyle, modasıyla, diliyle, siyasetiyle tam bir Batılı devletti. Osmanlı’yı yıkan, teknolojiydi. Çağın gerisinde kaldı; fakat Batı hayranlığı son dönemde oldukça revaçtaydı. Hatta bu düşüne, yazına, resime ve şiire de yansımıştı. Nü resim çizen halife Abdülmecid bu cesareti nereden almıştı? Amerikan kolejinde yetişen Tevfik Fikret’i nereye koyacağız? Ateist Beşir Fuat hangi toprakların kültürüyle kültürlenmişti?

Cumhuriyeti’in kurucusunun Batılı olmasıyla övünen “köşe” yazarları, biraz da Abdülhamid dönemine bakmalıdırlar örneğin. Yıldız Sarayı Tiyatrosu’nu bilenler bilir. İtalyan yönetmen Arturo Stravolo bu Tiyatro’nun yönetmeniydi Abdülhamid döneminde. Abdülhamid sahne sanatlarında İtalyanları çok severdi. Guatelli’den bir Batı sanatı olan piyano dersleri almıştı. Tercih ettiği musiki Batı musikisiydi.

Sanatkârdı Sultan Abdülhamid. Yaptığı mobilyalar İtalyan tarzıydı. Bu bakış açısından görülecek olursa, Sultan Abdülhamid ne yerli ne de millidir. Kemalistlerin sürekli Batılı olmayı cumhuriyetin kurucusuna mal etmeleri, İslamcı-Milliyetçilerin de Abdülhamid’i yerli ve milli konumda görmeleri akıl alır gibi değil.

Her dönemde iyisiyle kötüsüyle yetişen aydınlar toplumlarını ileriye taşımışlardır, buna kimsenin itirazı olamaz. Gelgelelim bugün Cumhuriyet bütün kurumlarıyla Osmanlı mirasıdır. Bu yüzden de demokratik değildir zaten.

Batı’dan alınan hukuk Türkiye toplumunu ileri taşıyamamıştır. Uygulamalar çok keyfi olduğu için bu yoruma varıyorum. Yazılı yasa ile uygulamadaki yasa Türkiye’de farklıdır. Dinci, milliyetçi ve Kemalist  bağnazlıklar memleketi çıkışı olmayan noktaya doğru götürmüştür. Bu fikirlerle hesaplaşmalı öyleyse. Cumhuriyetin ürettiği milliyetçilikle kavga etmeli. Daha kapsayıcı bir ülke yönetimi mümkün kılınmalı. Katılımcı demokrasiyi içselleştirmeli. Hemen her kesimin yönetimde söz sahibi olmasını sağlamalı. Kürtlerin, Ermenilerin, Rumların, Arnavutların, Çerkezlerin, Lazların vesaire.

Elimizde kırık dökük de olsa bir cumhuriyet vardır elbette. Fakat bu cumhuriyeti gerçek laiklikle, gerçek demokrasiyle, gerçek hukukla taçlandırmamız gerekiyor.

10.09.2024

 

9 Eylül 2024 Pazartesi

Türkiye’de dinin ehlileştirilmesi

Türkiye’de dinin son yirmi iki yıl içinde sosyo-kültürel alanda baskınlaşması, kamusal alana 2002 öncesinden daha fazla sirayet etmesi değil asıl sorun. Asıl sorun nedir, biliyor musunuz, asıl sorun, dinin ehlileştirilememesi meselesidir. Aksi halde, ne yapacaksınız, topyekün dindarları fırınlara mı atacaksınız… Buna elbette kimsenin hakkı yok, söylemem yersiz... Öte yandan, şöyle de düşünülebilir, neden olmasın: Dini, Batı ülkelerinin uyguladığı gibi, bir hoşluk, bir sevimlilik eksenine yerleştirmemiz toplum çıkarına olabilir örnekse. Bir cuma namazı, bir bayram namazı, bir ramazan toplumda bir hoşluk yaratacaksa yaratsın. Bunun kime ne zararı olabilir?

Gelgelelim Türkiye’de din, yediğimizden içtiğimizden, tuvalete nasıl çıkacağımıza kadar hemen her davranışımıza etki ediyor. Bu,  meselenin özü. İslamın Batı'dan, bir anlamda Hristiyanlıktan ayrılan tarafı sanıyorum bu ince çizgi.

İslam, hemen her şeye salça olan bir din. Türkiye'de de haliyle bu etki görülüyor. Meseleyi, biz Ortadoğu coğrafyasından miras almış bulunuyoruz. Bu, bizim siyasetimizi de etkiliyor sonuç olarak. Siyaset de hemen her davranışımıza yasaklar koyarak hukuka göndermeler yapıyor. Kurucu hukuk, siyasetin tepesindeki aklı kabul etmiyor. Problem burada başlıyor. Böylece tepeden inme kararlarla yönetilen bir ülkeye dönüyor memleket. Bir denetim mekanizması yok.

Demokrasinin gereği nedir, biliyor musunuz? İktidarların bir karşı devrimini yaratmadan el değiştirebilmesidir. Her iktidar değişiminde karşı bir devrim oluyorsa, o ülkede demokrasi yok demektir. Batı hukuku böyle ilerler misal. Biz de hukukumuzu oradan aldığımıza göre, bu meselenin olağan akışında ilerlemesini bekleriz.

Fakat Türkiye’de bu böyle değildir.

Son yirmi iki yılda bir dizayn politikası güdüyor iktidar. Toplumu dizayn etmenin yanında, iktidara göre eski alışkanlıklarla da hesaplaşıyor. Hesaplaşmayı eleştirmiyorum. Bu topraklarda hesaplaşmamız gereken öylesine çok meseleler var ki, tarafları masada bulamıyoruz, o kötü…

İktidar hesaplaşıyor, evet, bunu seviyor. Hesaplaşmak asli politikası olmuş. Yalnız, bu hesaplaşmanın hukuki zemine yatırılması gerekiyor. Öyle hayali suç üreterek ilerlenemez aksi halde. En azından hukuk devletlerinde böyle bir şeye izin verilmez.

Birtakım çevreleri kendi politik çıkarları doğrultusunda besleyerek ve belli ideolojileri hedef gösterterek yapıyor bu hesaplaşmayı iktidar. Halbuki kendisi ideolojik olmadığını iddia ediyor.

Bir taraftan cumhuriyetle hesaplaşırken, öte taraftan bugünün mağdurlarını unutuyor.

Kaldı ki, mağdur taraf cumhuriyetle elbette hesaplaşabilmeli. Bu büyüklüğe devleti yönetenler önayak olabilmeli. Unutmayalım, devletler kutsal değildirler. Ve devlet insan içindir.

İlle kutsiyet atfedeceksek insana, hayvana, börtüböceğe, içinde yaşadığımız doğaya kutsiyet atfetmeliyiz.

Konumuza geri dönüp son şeklini verelim yazımızın: Dinin ehlileştirilmesi meselesi biraz da modernitenin toplum hayatına daha fazla sirayet etmesi ile alakalı sanıyorum. İktidar aslında modern dünyanın bütün gerekliliklerine uyuyor. Sorunsa, iktidar, kendisine inanan halkını cahil bırakıyor. Kendileri son model otomobillere binip, lüks villalarında yaşıyor; ama halkını sefalete itiyor. Halkın elinde bir tek şey kalıyor: Her gün tepeden pompalanan din afyonu. Böylece mutlu oluyor halk. İktidarın ona biçtiği rol bu kadar. Daha ilerisi değil. Modernite hiç değil. Sabah akşam din soslu demeçler halkın hoşuna gidiyor.

Burada dinin ehlileştirilmesi gerekiyor.

İktidarlar toplumları şekillendirirler, unutmayalım. Bunu son yirmi iki yıl içinde acı bir tecrübeyle anlamış olmalıyız. Dini, ölüm-kalım meselesi haline getirmeyecek bir iktidar değişimine ihtiyacı var Türkiye’nin.

Umalım ki bu uzak olmasın.

09.09.2024

4 Eylül 2024 Çarşamba

Bilgi ve inanç hakkında kısaca

Yirmibirinci yüzyılda ya da Milenyumun 24. yılında hiç olmaması gereken bir şeyden söz edeceğim: Bilgi ve inancın birbirlerinin yerine kullanılması. Bu konu öylesine çok karıştırılıyor ki, sırf bu sebepten kan gövdeyi götürüyor. Aslında çok basit bir mantıkla meselenin özüne inilebilir.

Bir kere şunu gözardı etmeyelim, inancın altında duygusal nedenler yatar. Ben Muhammed'in davranışlarının her birinin belli bir ahlak öğretisine uygun olduğunu söylersem, buna inanmış oluyorum demektir. Çünkü bugünden düne bir şahsın davranışlarının tümünün belli bir ahlaka uygunluğunun ölçümünü yapmam imkansızdır. Buna ya inanırım, ya inanmam. Mesela ben Darvin'e inanmam, bundan dolayı da duygusal bir bağ da kurmam. Olsa olsa, ölçebileceğim bir ortam oluşursa, teorisini kabul eder ya da etmem. Bilgi ise öyle değildir. Sözlük anlamıyla bile bu ayrımı yapabiliriz. Bilginin sözlük anlamı: "İnsan aklının alabileceği gerçek, olgu ve ilkelerin tümü." Aklımın alamayacağı birtakım hurafelere bilgi diyemem! Bilgide akılsal süreçler geçerlidir, inançta ise akıl askıya alınır. Rönesansı yaşamış toplumlar bu meseleyi ikiyüz elli- üç yüz sene evvel çözmüş. Bu mesele üzerinde toplum olarak düşünmek durumundayız hep birlikte. Lehte-alehte.

Bu iki kavramı ayırabilirsek daha insani bir toplum olacağımızı düşünüyorum.

Teistlik anlayışı

Bir toplumda teistlik anlayışı hakimse, o toplumun ezici çoğunluğu gözlerini gökyüzüne çevirmektedir. Bu toplum, dünyayla yarışmayı bir kenara bırakın, Aziz Nesin'in deyişiyle, canını kurtaracak bir aspirini temin etmeyi dahi başka toplumların insafına bırakmış demektir.

Çok acımasızca, değil mi?

Ortadoğu zihniyeti

Düşündüm taşındım karar verdim zihniyeti tam bir Ortadoğu zihniyetidir. Hiçbir hukuki referansa atıf yapmaz. İnsan hakları ve demokrasi gibi ilkelerle barışık değildir.

Buradayız, Ahparig!

Aralık 1996'da on altı yaşımdayken uluslararası bir şirkette ofisboy olarak işe başlamıştım. Aynı yılın nisan ayında Agos gazetesi çıkmı...