Şöyle de düşünülebilir, neden olmasın: Eğer komşunuzu seviyorsanız, onu mutlu kılabilme iktidarına sahip olmayı istersiniz. Bu bakımdan, tüm iktidar aşkını mahkûm etmek, komşunuzu sevmek kavramını da mahkûm etmek olur.
Yakın tarihimizde, içinde bulunduğumuz coğrafyamızda, yaşanan onca acılara baktığımızda görülüyor ki, iflah olmaz bir zulüm aracı olmuş iktidar. Buna rağmen iktidarları sevmişiz biz. Ahmet Oktay meşhur şiirinde ne güzel ifade etmiş: "Neyin tapıncı/yakılan kitaplar?/Nedir zalimi önder saymanın mantığı"
Meselem, iktidarı sevimlileştirmek ya da sevimsizleştirmek değil, o'nu anlamak. Anladıkça, geleceğe açılmak, açılabilmek. Ben her şeyden önce "kendimi araştırtıyorum" diyen Monteigne'ni görmek. "Türk ordularının disiplin anlayışını" öven içimizdeki Monteigne'ni öldürmek! Bertrand Russell iktidar'ı, iktidar çeşitlerini, iktidarın/iktidarların getirdiği çarpıklıkları, düzensizlikleri, savaş politikalarını, savaşları, işkenceleri sözgelimi diktatörlerin dünyaya acılar getirdiklerini, "iktidar histerisi" ekseninde değerlendiriyor meşhur kitabında:
"İktidar!"
İktidar ehlileşirse, ters yönde bir etki yaratabileceğini de okuyucuya belletiyor: Hiç böyle düşünmemiştim, diyor insan okurken: Öyleyse, iktidardan korkmalı mıyız?
Geldiğimiz noktada korkmamak akılsızlık olacak. İktidar sahipleri, kendi dışındaki dünyayı, kendi istek ve arzularıyla kişisel çıkarları doğrultusunda bir şekle sokma çabası içinde olduğu sürece korkmaya da devam edeceğiz. Aslında ileri demokrasilerde dahi bu isteğe pek karşı gelinememiş. (Bu doğal bir güdü.) Ama ehlileştirilmiş. (En azından.)
Russell'ın tespitleri çarpıcı:
"Demokrasi, ne kadar zorunlu olursa olsun, iktidarın yola getirilmesi için asla biricik siyasal koşul değildir."
Zira bu istek, çocuklukla birlikte kanıksanmış.
Russell'ın bölümlere ayırdığı gibi (siyasal koşullar, iktisadi koşullar, propaganda koşulları ve psikolojik koşullarla eğitim koşulları.) çok çeşitli nedenler sıralanabilir, fakat insan psikolojisinin derinliklerine inmeden de bazı kavramları yerine oturtmak oldukça zor. Engin Geçtan, insan'a inanıyordu İnsan Olmak 'ta; "yıkıcı" olduğu kadar "yapıcı" olduğunu da dillendiriyordu insan soyunun. İnsanın, "yapıcı" olan kısımlarını öne çıkarmanın mümkünlüğünden söz alıyordu. Bu kitabı eksen alırsam, yıkıcılığın kaynağını çocuklukta aramak gerekiyor.
İşte okudukça manzara bu!
Russell da İktidar'ın temel sorununu çocuklukta aramaya koyulmuş -sanki- zira bütün kitap boyunca aradığı cevabı orada buluyor. Kitabına aldığı son makalesi de bir çözüm önerisi sunuyor insanlığa. Yazıya almadan geçemeyeceğim bir parça:
"Politikacı için olduğu gibi, eğitimci için de iktidar aşkı en büyük tehlikedir, çocukların eğitimini korkmadan ellerine verebileceğimiz eğitimci, çocuklar, herhangi bir davanın propaganda ordusuna katılacak birer asker olarak görmemeli, onları birer insan olarak sevmeli."
İşte çocuklar böyle yetişiyor, yetişkin oluyorlar.
Temel soruna dönelim, burada "birey olmanın/olabilmenin önemini ısrarla
vurgulamakta fayda var. Bizim gibi politik toplumlarda, grup psikolojisinden ne
derece olumsuz etkilenildiğini toplumsal çıkışlarımızda görmek mümkün.
Saplandığı ideoloji adına gözlerini karartan kendi gibi düşünmeyene
haksızlıklarda/hukuksuzluklarda
bulunabiliyor.
Hak-hukuk ekseninde bir çocuk eğitiminden mi başlamalı öyleyse?
Russell'ın İktidar'ını buralarda mı aramalıyız?
Sonuçta, her ne şekilde olursa olsun, iktidarın ehlileştirilmesi gerekiyor. Bu, çocukluğa inmekle mi başarılıyor? Batı toplumları çocukluklarına mı indiler?
Russell, makalesini şöyle bitiriyor:
"Çocuklara, egemenlikten daha başka şeylere değer
verebilme yeteneğini kazandırmak, özgür bir topluluk içinde yaşayacak akıllı
vatandaşlar yetiştirilmesine yardım etmek ve bireysel yaratıcılık içinde vatandaşlık
görevleriyle özgürlüğü birleştirmek suretiyle, insanlara insan yaşamına bir
parlaklık verebilme yeteneğini kazandırmak- birkaç eğitimci bunun
gerçekleştirilebileceğini göstermiştir."
Buradaki "birkaç
eğitimci" birey olmanın/olabilmenin güzelliklerinden olmalı. Biz de
Russell’ı kenara bırakıp, resmi ideolojimizi düşünürsek, tablo korkunç:
Tek tipler halinde
fırınlanan zihinler!
Yazının ekseni gereği çocukluğa dönersek, Monteigne'nin "ben her şeyden önce kendimi araştırıyorum" sözünden hareketle, komşularımızı daha iyi tanımak için, çocukluğumuza inebiliriz artık.
İktidar aşkını mahkûm etmemeli.
Ama hangi iktidar aşkı?!
Not: Bu yazım, Seçkin Zengin'in yayıma hazırladığı Şeytan Diyor Ki adlı kitapta yayımlanmıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder